2 Kasım 2012 Cuma

Kulakligini da takmisti, her sey hazirdi. Etrafa bakinarak dalgin dalgin yurumeye basladi. Ne kadar da cok insan vardi. Kim bilir hepsinin ne kadar cok anisi vardi bu sehirde. Aci bi gulumseme olustu asik suratinda onun yokmuydu sanki?
 Boyle olmasini cok seviyordu. Ustunde tasidigi agirlik sayesinde her seyi farkinda oluyordu ya da oyle saniyordu. Onune bile bakmayanlar, arkadaslariyla birlikte gulenler, kulakligini takmis dalginlar, cantasi sirtinda olanlar, yetiscek bi yeri olanlar, brosur dagitmaya calisanlar, musteri cekmeye calisan esnaflar.. Cok insan vardi cesit cesit. O ise kalabaligin icinde herhangi biriydi, ozel falan olmadigini da anlamisti zaten coktan. Cevresindekilerin dedigi gibi de farkli degildi iste. Sokakta insanlarin gorup gectigi bi yabanciydi. Tanimadigi insan kalabaligi aslinda iyi geliyorsu ona garip bi sekilde. Genelde ona zarar verenler de insanlar olmasina ragmen. Sonra bir de sokak muzisyenleri vardi. Cok hos diye dusundu. Ne zaman boyle insanlar gorse mutlu olurdu nedensiz bi sekilde. Yetismesi gereken bi yer yoktu. Izlemeye basladi. Gayet hos caliyorlardi. Yagmur ciselemeye basladi. Insanlar da azalmaya.. Hicbi zaman yagmurdan kacma, saklanma fikrini sevmemisti. Bitirmelerini bekledi. Adimlari yavaslamisti sanki otobuse binmek istemiyordu.
 Morali bozuktu ama nedenini kendisi de bilmiyordu. Sadece yorgun uyanmisti. Olurdu ara sira boyle. Nedensiz zamansiz olur. Agladiginda gecerdi. Icinde farkinda Olmadigi bi sey birikirdi sanki. Bilmezdi aslinda amaboyle dusunurdu. Agladiginda gecerdi zaten cok da muhim degildi oyle. Sadece durgun olurdu ve insanlarin fark etmemesini umardi. Insanlar merakliydi. Iyi bi neden uyddurmasi, inandirmasi, rol yapmasi gerekirdi. Evet aslinda o da boyleydi ama o sadece cok sevdiklerine yapardi bunun icin cok da haksiz gormezdi kendini.
 Otobuse binecekti birazdan, orada aglamak istemiyordu. Kalabaligi belki severdi ama kalabalikta aglamayi sevmezdi. Insanlarin o bakislari alti kalmak cok agir gelirdi. Servise bindi. Ne kadar da islandigini fark etti. Ama onemli degildi. Ne zaman onemli olmustu ki zaten?

25 Ekim 2012 Perşembe

Belki de kör olan bendim ve bunun için onu suçladım

               
                                                                                                                                              19.10.2012
                                                                                                                                                   Cuma
 
             "Bir şey beklemiyorum diyorum. Çünkü ne bileyim, sinirlendim, üzüldüm sen öyle yazınca. Beni suçlamanı da anlayabiliyorum. Çünkü ben de O'nu anlamayıp suçlamıştım. Çok özür dilerim, her şey için, kalbini kırdığım için ya da herhangi benzeri. Oysaki ne bileyim, ben samimi olmamızı bekliyordum. Diğerleriyle olduğun kadar bile samimi değiliz. Ve bilmiyorum ya gerçekten ki ben bile bilmiyorken senin beni anlamanı bekliyorum da. Ama ben insanları kaybetmekten çok yoruldum. Beklentilerini niye karşılayamadığımı ve benden niye karşılayamayacağım şeyler beklediklerini anlayamıyorum. Yani benden niye bir şeyler bekliyorsunuz ki buyum ben. Ve bilmiyorum. Açıkçası kendimi kimseye yakın hissedemiyorum. Hiç kimseye. Her an herkes gidecekmiş gibi çünkü herkes gitti. Ben çok ilginç biriyim. Yani O'nunla da konuşmuştuk bunu. Sevdiğim zaman da bok ediyorum her şeyi, sevmediğim zamanda. Ve ne zaman biri benden daha çok seviyor olsa, hep arkasından giden ya da daha çok seven bir anda ben oluyorum. Gerçekten bu nasıl oluyor anlamıyorum. Sanırım çok beceriksizim bu konuda. Sorun şu ki ben de şu an tam olarak senin ne yapmanı istediğimi bilmiyorum. Yakın olmak istiyorum. Ama yakın olmaktan kastım ne bilmiyorum. Öyle yani. Umarım cevap verebilmişimdir sorularına. Ve umarım sen de benim kafa karışıklıklarıma verirsin. Ve bana önceden yazdığın sonra da aldığın yazıları istiyorum. Sarı kağıtta yazılı olan çok ağırdı. Okumak istiyorum. Ve sen, geçen yıl beni ne kadar kırdığını özellikle o yazının canımı nasıl acıttığını Z'yi arayıp 1 saat ağlayarak konuştuğumu, yazıyı okuduğumu bilmiyorsun. Çünkü kendinden fedakarlık yapmaya çalışırken beni aslında hiç görmedin. Öyle yaptın yani. Görmedin, bilmedin, umursadın ama fark etmedin, umrumda olmadığını sandın. Ama asında umrumdaydın. Fakat belki de görmek istemedin acı çekmek hoşuna gitti. Gerçekten bilmiyorum ya da ben belli edemedim ama oysaki hep umrumdaydın. Hep böyleydi, yeni olmadı. Günlüğünü okuduğum gün sabaha kadar ağladım. Ama aramızda kalsın, çünkü ben güçlü olmak zorundayım ki öyleyim, öyle olmak zorunda!"


17 Ekim 2012 Çarşamba

'Kahraman' diyorum ben onlara

     Çok güçlü insanlar var. Gerçekten mesela bazen düşünüyorum da benim dayanamayacağım onca şeyi kaç kere yaşamış hatta yaşıyor olan insanlar bunlar. Birkaç olay olunca oturup ağlayan ben varım bir de. Benim başıma gelse ne yapardım? Büyük ihtimalle burada olmazdım. Ya hastane ya bar.. Ama onlar mesela böyle değiller hayranım hepsine. Gayet normal bir şey sanki onlar için. Ne denir bilmiyorum takdir ediyorum? Hayır daha öte bir şey. Hayranım. Direk gidip 'Mükemmelsin. Biliyor musun?' demek istiyorum.
    Düşünsenize bir arkadaşım var 4 yıldır sırılsıklam aşık olduğu çocuktan 3 yıl 'arkadaş' olarak bahsediyor. Açıla
mıyor.Sonra bir yer geliyor ki çocuk buna küsüyor, konuşmuyorlar tek kelime. O da artık kaybedecek bir şeyim yok diyip açılıyor. Ve aldığı cevap 'Siktir git.' oluyor. Her sabah aynı sınıfa geliyorlar sanki birer yabancı gibi konuşmuyorlar ama her akşam o kız ağlayarak uyuyor. Acı değil mi?
   Sonra başka biri daha var. 8-9 yıllık arkadaşları var 'kardeş' dediği ama sonra başka bir kız çıkıp geliyor tek başına, yapayalnız. Ağlıyor, burada kimsem yok diye. Ee insanlık hali bizimki acıyıp o kardeşlerine söylüyor yalnız bırakmayın yazık diye. Ama sonra her şey beklenilen gibi olmuyor. Kızla kavga ettiklerinde 'Arkadaşların artık benim. Sana ihtiyacım yok' diyor. Ve daha kötüsü ne biliyor musunuz? Tüm bunları düşünürken kendi içindeki boşlukta kayboluyor. Yazın kaybettiği dedesinin bıraktığı boşlukta. Duygularını yaşayamıyor içine atıyor.Hepsiyle tek başına mücadele etmeye çalışıyor.
   Başka birini anlatayım. Çok duygusal kendisi kalbi çok çabuk kıralabilenlerden hani. Hem uvey babasi var normal mutlu aile tablosu yasayamamanin zotlugunu yasiyor surekli hem de p
latonik. Naparsın utangaç da gidip açılamıyor. Sadece izliyor. Ama nefret ettiği kızkla gördüğünde onu. Her seferinde o farkında olmasa bile ağlıyor, sanki dünya başına yıkılmışçasına. O maviş güzel gözleri her seferinde ıslak oluyor.
   Diğerine geçelim. Sevgilisi vardı. Biz evleneceklerini düşünüyorduk hatta, çok yakışıyorlardı. 2 sene çıktılar. Sonra sınav zamanı geldi. Evet ikisi de aynı yere girdiler. Her şey güzel değil mi? Ama sevdiğin çocuğun gözlerin önünde değiştiğini görmek.. Zor, çok zor, elinden bir şey gelmemesi. Üstelik başka birinden hoşlanıyorum cümlesini duymak. Ağlıyor çocuğun gözleri önünde ama önemli mi ki?
  Sonra senelerdir en yakın arkadaşı olan insanla kavga etmek var. Küsmek küsmemek arasındakikavgalar var. Yapmacıksın lafını duyup kişiliğini değiştirmek ama yine de beğenilmemek insanların isteklerini yerine getiremeyeceğini anlayıp içine kapanmak var.
   Anladınız işte hepsinin anlatılacak olayları, dönüm noktaları, 'öldürmezse güçlendirir' diyebilecek hikayeleri var. Ama bir de ben varım. En ufak bir şeye ağlayan hemencecik pes eden ben. Şu zamana kadar sadece anneannesini ve öğretmenini kaybetmiş, sadece tek bir dostuyla kavga etmiş. Onun dışında başından kayda değer hiçbir şey geçmemiş ben. Ama yine de sanki ölüm kalım meselesi yaşamış gibi dağıtan ben. Ama onlar öyle mi? Her gün üstlerinde büyük bir yükle kalkmasına ağladıklarında kuytu köşelerde ağlamalarına rağmen sanki 'her şey yolunda'ymış gibi yaşayan insanlar bunlar. Kelimelerim yetmiyor burada. Sanki hayatın kazığını yiyip de hayata devam etmek. Evet hayat her zaman devam eder. Ama aynı devam etmez hiçbir zaman. Onlar benim 'kahraman'larım. Sabah normal insan gibi davranmalarına rağmen göründüğünden daha güçlü, dayanıklı kahramanlarım. Ve ben. Ben hiçbir zaman öyle olamayacağım. En ufak bir şeyde ağlayan sulugöz ben.

10 Ekim 2012 Çarşamba

O bu sefer okumadı ama ben yazdım..

 
    Sanırım gayet haklıydı o.Ama sevdiğin birine öylece söyleyemiyorsunuz işte.

Ağzın var konuşmayı dene, yazmayı değil.

  Tabi demesi kolay.Haklı defterime bir şeyler yazıp onun okumasını beklemek gayet saçma ama benim öyle saniyeler içinde duygularımı üç beş kelimeye sığdırıp bunu doğru şekilde söylemem imkansız. Yazmak.. O apayrı bir şey ya düşünsenize. Elinizde kalem önünüzde o çok sevdiğiniz defter tek başınıza sahilde martıların, denizin, ağaç hışırtılarının eşliğinde içinizden ne geliyorsa yazarsınız. Ne birinin gözlerine bakmak zorundasınızdır ne de o kişinin duygularını kırmadan konuşmaya çalışmak zorunda hatta yazmak istediğiniz şey dışında başka hiçbir şey düşünmenize de gerek yoktur öyle. Sonra beğenmeyip üstünü çizebilirsiniz sanki hiç olmamış gibi. İstediğiniz kadar düşünebilirsiniz acele etmeniz gerekmez. Saatlerce yazabilirsiniz. Kimse bilmez sadece siz ve o çok sevdiğiniz defteriniz bilir. Üstelik içinizi dökmüş olursunuz hiç kimseye. Sır tutar mı , acaba o ne düşünüyora da gerek yok. Düşünmez o siz ne yazarsanız odur. Böyle işte yazmak hatta daha fazlası benim kelimelerimin yetemeyeceği bir şey o. Kimileri de sadece derste yazar nefret eder hocanın söylediği yazmak zorunda oldukları paragraflardan. Halbuki öyle mi insanın içinden gelmeli. Geldiğinde tutamamalı kağıda deftere saldırmalı. Öyle bi yazmaya başlamalı ki aklındakileri, kalbindekileri kaçırmaktan korkup eli yorulsa da durmamalı. Böyle işte yazmak. Peki ya konuşmak öyle mi? En ufak bir hatada kalp kırabilirsiniz ki o kadar kolay olmamalı kalp kırmak, insan harcamak. Sonra üstelik ne geri alabilirsiniz ne de düzeltebilirsiniz söylemişsinizdir bir kere. Sonra bir de yüz yüze konuşuyorsanız eğer. Zor çok zor o gözlere bakarak aklınızdakileri söylemek. Acaba şimdi ne demeliyim ne düşünecek? Eee noldu sizin aklınızdakiler siz onun kalbini kırmamak için söylemeyeceksiniz. Ya duymak istediğini söyleyecek ya da kıvıracaksınız, benim yaptığım gibi. Ama siz de benim yaptığım gibi inadına yazın kimsenin bilmediği yerlere.

8 Ekim 2012 Pazartesi

Yağmura aşığım ben yağmura

    O kadar yol o kadar koşuşturmaya rağmen yorulmamıştım. Ya da yorulduğumu kabullenmemiştim. Herkes yatmıştı ama uyumayı seven ben uyumak bir yana yatmak, uzanmak bile istemiyordum. Sadece bilmiyordum, yani binevi duygusuzlaşmıştım , canım bir şey yapmak istemiyordu.Sanki içimde bir sıkıntı vardı ama ben farkında değildim, içimde benim fark etmediğim git gide büyüyen bir sıkıntı.Garipti. Mecburen yattım. Elime gülen yüzlü topumu alıp düşünmeye başladım. Tüm o insanların kalbini kırmadan nasıl düşüncelerimi söyleceğimi. Ama tabi ki her zaman olduğu gibi bir sonuca varamadım. İçim daraldı. Düşünmek istemedim. Halbuki çok da huzurluydum bugün. Birden oda aydınlanıp karardı. Açık penceren dışarı baktım. Hiçbir ses yoktu. Dışarıyı izlemeye başladım. Tekrar şimşek çaktı. Ama çok uzakta olmalıydı sesi duyulmuyordu. Hatta çakan yer de görünmüyordu sadece gökyüzü aydınlanıp kararıyordu. Bu küçücük pencere bana yetmezdi. Gökyüzüne, bulutlara, yıldızlara, ay dedeye aşık bana yetmezdi, yetemezdi. Parmak uçlarımda çıktım çatı katına. Birkaç hafta öncesine kadar benim olan bu loş "eski" kokan oda, şu an tozlu kitaplarla doluydu. Karanlıkta ayağımı basacak yerler bula bula pencereme ulaştım. Zar zor taktığım şemsiyeyi sökmüşlerdi çatımdan. Halbuki ne kadar da yakışıyordu oraya, sanki orası için alınmıştı. Kitabımı, müziğimi, huzurumu alır onun altına sığınırdım herkesten kaçmak istediğim günlerde. Gölü izlerdim, güneşin doğuşunu batışını, uçan kuşları, rüzgarın okşadığı ağaçları. Penceremi açtım. Önce karar veremedim çıksam mı dışarı bu yağmurda diye. Üstelik yatacağım için iç çamaşırlarımlaydım sadece. Sonra adeta bir şey beni çekti. Kendimi dışarıda buldum. Akşamın 1.30'uydu.
     Ne kadar da güzeldi. Her bir damlanın bacağıma düşüp oradan süzülerek aşağıya inmesini izlemek. Huzurluydum. Belki iç çamaşırlarıyla yağmur yağarken çatıda oturan bir kız deli diye adlandırılırdı ama buna değerdi. Zaten hayatı yaşamaya değer kılmak için arada böyle delilikler yapmak gerekirdi. Bu yağmur benim için huzurdu. Elimi uzattım. Avcumda biriken suya baktım. Acaba bu yağmur başkaları için neydi? Evsizler geldi ilk aklıma. Benim üşüdüğümde girecek bir evim vardı. Sadece zevkten ıslanıyordum bu şekilde. Ama onlar belki de sokakta yağmur dinsin diye dua ediyorlardı. Bu yağmur onlar için üzüntüydü, umutsuzluktu.Sonra çiftçiler geldi. Yeni attıkları tohumlar sulanıyordu. Bu onlar için mutluluktu, bereketti. Sora sokakta yürüyen sıradan insanları düşündüm. Bir binanın altına sığınmış yağmurun geçmesini bekliyorlardı. Gidecekleri yere gitmeleri için engeldi. Bu yağmur onlar için zaman kaybıydı, gereksizdi, sıradan bir hava durumuydu. Bu kadar güzel bir şey sadece onlar için gereksizdi, sıradandı, hiçbir önemi yoktu. Üzüldüm. İnsanlar küçük ayrıntıları kaçırıyorlardı hızlı yaşarken. Hedeflerine odaklanıp etraflarındaki güzellikleri kaçırıyorlardı. Yazık.
     İnsanları bir kenara bıraktım. Hep insanları, bu bencil mahlukları düşünmek canımı sıkıyordu. Bugün gördüğüm bulutlar geldi aklıma. Ne kadar da güzellerdi pamuk şekeri gibi pofuduk pofuduk. Pamuk kadar yumuşak mıdır acaba? Yağmur hızlanmıştı. Yağmur, yağmur, yağmur.. Sahi yağmur bulut değil miydi? Evet, evet öyleydi. Yağmur buluttu. Hani şu gördüğümde bende hayranlık uyandıran bulutlardı belki de, şu an parmaklarımın arasından süzülen. Ulaşılması o kadar zor bulutlar elimdeydi. Ben gidemesem de kendileri geliyorlardı. Demek ki o kadar da ulaşılmaz değillerdi. Daha önce neden böyle düşünmemişim diye şaşırdım.
      Çıktığım çok olmamasına rağmen içeri girmeliydim. Normal olarak üşümüştüm. Usulca aşağıya indim. Bir havlu alıp kurulandım. Yatağıma girmeden önce penceremi açık bıraktım. Üşüyordum ama yağmur sesiyle uyumalıydım. Son bir kez penceremden dışarı baktım. Yıldızlarıma, ay dedeme iyi geceler dedim. Üstümü örttüm. Başka bir şey düşünmeme fırsat kalmadan uyuyakalmışım.




22 Ağustos 2012 Çarşamba

Belçika'da bugün

    Bugün acayip mütiş bir deneyim yaşadım. Hani çoğu insan der ya hiç bilmediğim bir ülkeye gitmek istiyorum, bilmediğim yerlerde kaybolmak istiyorum vs vs diye. yani en azından ben duyuyordum böyle cümleler. Ve bugun onu yaşasım aslında tamamen değil ama yine de güzeldi. Tamam tamam başlıyorum anlatmaya.
    Yaşım dolayısıyla e bir de bilmediğim bir ülkede olmanın etkisiyle babam ve kardeşimle geziyorduk bu sabah. Benim elimde harita önden gidiyorum onlarda arkamdan geliyor. Dün geçtiğimiz yollardan gidiyoruz. Sonra bir köşeye geliyoruz. Ben sola diyorum babam sağa. Ben yürümeye başlıyorum, hani nasıl olsa arkamdan gelecekler ya. Baya arkama bakmadan yürüyorum. Upuzun caddeyi bir anda geçiyorum işte o sırada arkama bakıyorum kimse yok. Bir anda bacaklarım titriyor 5. sınıfta herkesin önünde andımızı okuduğum günden beri bu kadar titrememişti sanırım. Ama yine de inat ettim ya dönemem geri öyle de bir huyum var. Yavaş yavaş sallana sallana gidiyorum sokakta. Etrafa bakına bakına. Gitmek istediğim yere vardığımda oturup beklemeye başladım. 5 dakika oldu. 10 dakika oldu. 15 dakika oldu. Hala öylece oturuyorum orada hiçbir şey yapmadan. 20 dakika 25 dakika. tabi sabırlı biri miyim ben kesinlikle hayır. Kalktım oturduğum mermerden rastgele yürümeye başladım bilmiyorum nereye gidiyorum. En son Schaerbeek'teydim. Dalmışım. Düşünüyorum. Zaten sadece tek başıma olduğumda böyle derin düşünürüm.
     Acaba ben gerçekten özledim mi? En başta hemen hayır dedim refleks olarak. Kendime bile inkar edmem zaten sevdiğimi özlediğimi. Sonra neden o zaman rüyalarında görüyorsun dedim ve takıldım. Sahi neden görüyordum ki. Öyle rastgele olmazdı benim rüyalarım hepsinin bir anlamı olurdu. Biliyordum bunu. Hem yeni girmişti ki o hayatıma öyle çok uzun zaman olmamıştı diye kendimle tartışırken kendimi Madou'da buldum.
    Durağa baktım. 65 Nato. Ne otobüsmüş her yerden geçiyor diyip durakta beklemeye başladım. Çok geçmeden de geldi zaten oturdum bir köşeye etrafı izledim. Adını bilmediğim bir sürü duraktan geçtik. Sonunda tanıdığım bir yer gördüm. Marriot. En son sefer geldiğimizde annemle burada kalmıştık. Ve bu birkaç dakika sonra Nato'da olacağımı gösteriyordu. Son durak. Oyalanmadan yürümeye başladım yaklaşık 1-2 km vardı annemin iş yerine. "info" daki kadın besbelli buranın yerlilerinden değildi. Birçok insan gibi o da kendi ülkesinden ayrılıp iş için buraya gelmişti. Yeşil gözlü kahverengi saçlı. Birkaç saniyeliğine de olsa onun gibi olmak istedim. Sonra hemen kafamda söylemem gereken cümleleri düzenlemeye çalıştım. Genelde bunu yapmadığımda heyecandan saçmalardım çünkü aslında neden heyecanlandığımı ben de anlamam onlar da insan sonuçta neyse. Telefonun diğer tarafından annemin sakin sesini duyunca bu akşam o kadar da azar işitmeyeceğimi düşündüm.
   Ve işte şimdi annemin iş yerinin kantininde oturmuş param bitene kadar aldığım çikolataları yiyorum. Tek başına nereye gittiğini umursamadan gezmenin verdiği mutluluk ve akşam babamın ne kadar kızacağını düşündükçe verdiği huzursuzlukla bunu yazıyorum. Özetle günüm böyle geçti. Alışılmadık. Bir de çok susadım. 8 tane Kinder maxi yemeden önce su da almak gerekiyormuş.